|
Milliyet
2005/07/22
|
TÜRK ZEKASI
LİSE giriş sınav sonuçlarına bir anket gibi bakarsak, ne
gözükür?
Ortalama başarı puanları şöyle:
Türkçe testlerinde 20.2;
Sosyal bilim testlerinde 11.3;
Matematik testlerinde 7.5;
Fen testlerinde 3.9 puan...
Bu tabloya bakarak şu sonuca varabiliriz:
Bizim zekâmız matematik ve fen bilimlerine pek yatkın değil.
Böyle bir sonuca varmayı doğru buluyor musunuz? Yoksa itirazınız mı var?
Ama açıkça gözler önünde, rakamlar ortada...
Evet gözümüzün ilk bakışta gördüğü gerçek; matematik ve fen bilimlerinde
başarı puanlarının daha düşük olduğudur.
Eğitimli eğitimsiz, sağcı solcu, Atatürkçü, liberal, sosyalist,
muhafazakâr bütün gözler bunu görüyor.
Ama herkesin gördüğü bu gerçekten, "Bizim zekâmız fen ve matematiğe yatkın
değil" diye bir "anlam" çıkarabilir miyiz; böyle bir sonuca varabilir
miyiz?!
* * *
TALİM Terbiye Kurulu Başkanı Prof. Ziya Selçuk'a sordum. Bakın o ne dedi:
- Türkçe testlerinde bilgiden ziyade genel yetenek ölçülüyor. Falanca
yazar, şu yazdıklarıyla neyi kastetmiştir, diye sorulduğunda, öğrencinin
okuduğu bir metni anlama yeteneği ölçülüyor. Bilgisi ölçülmüyor...
Peki matematik sorularında?
- Orada önce kuralı, formülü öğrenmiş olacak... Bir üçgenin iç açıları
toplamı şudur gibi. Bunu öğrendikten sonra, bu kuralı uygulayarak problemi
yorumlayacak, çözecek. Matematikte de fen bilimlerinde de böyle...
Demek ki, genel yetenek yetmiyor, bir şeyler "öğrenmiş", konuyla ilgili
"bilgi"yi edinmiş olmak gerekiyor. Genel yeteneğin birkaç adım ötesi; onun
için puanlar genel yeteneğin birkaç adım gerisinde!
Niteliği aynı ise, fen ortalaması neden matematikten de düşük?
- Matematik dersleri toplam saat olarak daha fazla, bu bir. İkincisi,
matematik ortak alan, bütün öğrenciler okuyor. Fen derslerinin saatleri
ise farklı...
Lise gibi üniversite sınavlarında da ortalama başarı çok düşük... Ama
Prof. Selçuk bu sınavların "düşük puan alınsın" diye düzenlendiğini
hatırlattı. Çünkü kontenjanınız ne kadarsa, ancak o kadar başarı
sağlanabilmeli!
* * *
PROF. Selçuk'u dinleyince anladım ki:
Gözümüzün gördüğü gerçekler, genel geçer doğrular, yahut 'herkesin
bildiği' şeyler başka... Ancak bilgi ve analizle ulaşılabilecek sebepler
ve sonuçlar ise bambaşka... "Anlama"nın tek yolunun bilgi ve analiz olduğu
şeyler başka!
İşte bilimsel düşünce buradan başlıyor.
Elbette "öğretme sistemimiz"de ciddi sorunlar var. Sorgulayıcı, eleştirel
ve "anlama"ya yönelik bir öğrenme yerine, ezberciliğe, kuralların,
formüllerin hatta bazen dogmaların bellenmesine öncelik veriyoruz.
Falanca cebir formülünü, yani kuralını ezberliyoruz, problemi çözüyoruz.
Ama "ezberimiz bozulunca" şaşırıp kalıyoruz.
Halbuki kuralın gerisindeki mantığı "anlamış" olursak, yani o bilim
dalının zihniyetini özümsersek, farklı problemleri bile çözümlememiz
kolaylaşır.
Tarih dahil, sosyal bilimlerdeki mantık daha da karmaşıktır, "bulanık
mantık" daha fazla geçerlidir.
Asgari düzeyde bir sosyal bilim zihniyetine ve tarih sahasında bir "metot"
fikrine sahip olmadan ne bilgiyi geliştirmek ne de ufuk açıcı yararlı bir
tartışma yapmak mümkün olur. Son Vahdettin tartışmasında da gördük bunu.
Netice: Zekâ ırki değil, kültür, eğitim ve zihniyetle şekillenen bir
yetenektir. Eleştirel düşünce zekâyı da geliştirir. Bizim sorunumuz
zekâmızda değil, düşünme biçimimizin analizden çok ezbere dayanmasında...
Yollayan : şükrü kaynaş
|